aklın bilgeliğine çıkmayan kör sokak

Biriktim silik mermere kazınmış tarihlere
Ve çıkıyorum kapıdan
Kimi adımım korkak ve zavallı,
Kimi adımım cesur mu cesur yürüyor sonuna zamanın,
Benden sonra gelecek olanın kısırlığına eksiliyor ve
Düşüyorum yola…

Üçüncü adım
Erkendi vakit,
Telaşa yenik düşmemişti henüz diliniz,
Kendi halinde ağzınızın içinde, susuyor sesiniz
Ve konuşmaktan ve görmekten yorulmuş zihniniz,
Ilk adım yataktan taşıyor, ikinci adımda yalnızlık,
Üçüncü adıma gerek bile duymuyorsunuz belki
Ama kelimede varsa gerçekte de olacaktır,
Üçüncü adım…

 

İki ses arasındaki gergin sessizlikten,
İki an arasındaki bekleme hissinden,
gerilen varlığınızın biriktirdiği ok,
atılıyorsunuz körlüğünde hedefin,
sadece gidiyorsunuz arada ki mesafeyi
-ki mesafenin belirleyicisi olamamanın
yönünüzü seçememiş olmanın, nereye gideceğinizi
bilemiyor olmanın, hedefte sizi bekleyenin hedefi olabileceğiniz gerçeğinin
yarattığı karmaşa,
gece renginde gece ve yağmur tadında yağmur,
metaforun, imgelemin uç sınırında yaşadığınız çaresizlik,
bulunamamak istiyorsunuz, yönünüzü seçemeden
bulunabilecek olmanın kızgınlığını taşıyor, taşıyor,
dayanamıyor taşırıyorsunuz;

bir okun atıldıktan ve hedefi bulamadan önceki kırılma anı…

 

Bir elinizde kemik,
bir elinizde kalem,
kül zamanına ereceksiniz mevsimin,
tütününüz hala nemli.

 

Kahvehanenin köşe masasında,
adınızı hatırlamaya çalışarak gördüğünüz
insanlar ve duyduğunuz sesler,
bulanıklaşıyor aklınız,
zihninizde kör bir yerde sıkışan bir anı,
onu tutup çıkarmaya çalışmanın yarattığı gerginlik,
elleriniz kasım kasım kasılıyor,
zihniniz daha da bir bulanıklaşıyor, siz onu zorladıkça
ve kapanıyor o anda algınız,
dışardan gelen bir ses yok artık, gördüğünüz
göreceğiniz bir şey de, bulanık bile değil artık,
yok…
ve anının bulanık gerçekliği
yavaş yavaş netleşiyor,
bütün görüntüsüyle zihninizde artık;

 

gene geceden artan bir zamana birikmişsiniz,
başka bir şehrin yollarında, başka bir şehrin karanlığında
adım adım merkeze gidiyorsunuz,
adınızı soranlara sadece yanıt veriyorsunuz
-ki verdiğiniz yanıtın doğruluğunu düşünmüyorsunuz bile,
geçiyorsunuz kapılardan,
bir kapıdan daha,
ve bir koltuk, (ne gariptir ki bunun da rengi kırmızı)
oturuyorsunuz, çay ve kahve sıcaklığından artan
bir tütünün karasız ateşine sığınıyor,
ısınmaya çalışıyorsunuz, ayaklarınız terli…

 

Yol yorgunu suskunluğunuz,
gözlerinizden taşan kelimeleri
duyamıyor ve okuyamıyor kimse,
yanınıza, yakınınıza birikiyor
insanlar, yavaş yavaş,
kalabalık başınızı döndürüyor
dengenizi kaybediyor ve düşüyorsunuz,
dilinizde, damağınızda kupkuru bir tat,
her şehrin ayrı bir tadı varmış, anlıyorsunuz,
gırtlağınız acıyor yutkunmaktan, kuru kuru
yutkunulmuyor, su diliyorsunuz,
suyu suçunuza ortak ediyorsunuz…

 

gerisin geri dönmenin vakti mi artık,
yoksa önünüzde uzanan yola
ve zamana dair bir merak mı içinizi kemiren,
içinizi kemiren bu ileriye doğru gitme düşüncesi
sizi kemire kemire aslınızdan soyuyor,
farkına varamıyorsunuz, bir tütün meşguliyetine
ihtiyacınız var tam şu an da…

 

tütün ve düş…

her şeyin bittiğine inanıldığı o çelimsiz zamanda,
her şey kopmak üzereyken bağlarından,
vazgeçilmez bir yolculuk çağrısının kulaklarınızda yurt bulması,
kimsenin kusuru değil, Homeros ilinin o dayanılmaz varlığı,
döndüğünüz yerlere yeniden yolcu çıkma hevesiniz,
kırmızı bir koltukta otururken ve uyurken aldığınız kararlar,
sizi o koltuktan kaldırmaya yetecek kadar hayal sunabiliyor muydu?

 

Her şeyi geride bırakıp, gerisin geri aynı kente dönme isteği,
aynı olmayacak kentin varlığınıza kazınmasını istediğiniz hikayesi,
kahramanı olmayı dileyeceğiniz o sımsıkı, o sımsıcak zaman dilimine
sığınma ve orada yaşama isteğinizin sizi her yerinizden bağlı olduğunuz
bir zamanda yakalaması, elleriniz, ayaklarınız, aklınız ve varlığınız
bu kadar kilit altındayken bir tek kalbinizin orada olma isteği,
yetmiyor maalesef, hareket etmeye, onu ait olduğu yere taşıyacak
bütün organlarınız kilit altında…

 

susun, susun artık, diliyorsunuz, dileniyorsunuz,
özürler dileniyorsunuz olmadık zamanlarda, dilenci olmanın
yerleşmek zorunda kalmış bir çingene olmanın kederi,
sizi taşıyamayacak ayaklara sahip olmanız,
sizin istemediklerinizi doğuracak elleriniz,
ve sizi sizden başka her türlü gebeliğe taşıyan varlığınız,
kıyı kentinden uzaktasınız, deniz fenerinden uzaktasınız,
yaşam denilen o büyük çelişkinin en kurnaz derinliğinde
kendi kendinize yalanıyorsunuz, bir kedi gibi,
size saygı duymasını, sizi anlamasını istediğiniz her el,
aslında sizin kanınızdan besleniyor o kurnazlığın içinde,
ve sizi kurnaz sananlara inat, pençelerinizi ortaya çıkartırken
farkediyorsunuz, bütün tırnaklarınızı törpülemiştiniz çok zaman
önce…

Bir korna sesinin içinden taşıyor düşünüz
Ve eziliyor ayakları altında insanların,
farkına varıyor olmanın, gerçek zamanın içinde
kör gözünüzden öte kömür karalığında gözlerinizin
sisini okşuyor, size ait olanı alıyor, bedelini ödüyor
ve çıkıyorsunuz… merdiven yüksekliğinden düşen
bir yol boşluğuna,
adımlarınız şehri tanıyor artık…
kaybolabilecek kadar…
çıkmaz sokaklar:

çatılardan düşmüş kırık kiremit parçaları,
en son fırtınanın gözlerinize biriken artıkları,
ayaklarınızla öteliyorsunuz her parçayı
yol kenarı kaldırım diplerine.

 

Kaldırımdan yürüme ihtiyacı duymuyorsunuz,
çıkmaz sokaklara neden kaldırım döşendiğini düşünüyorsunuz,
sokağın sonuna giderken gördüğünüz hiç bir kapı
açılmayı öğrenememiş, sıkışmış kapılar arasında
yürüyorsunuz sokağın sonuna doğru,
ilk gördüğünüz evin pencereleri
perdelerle örtülü sıkı sıkıya,
içeri ışık sızıp sızmadığı konusunda
düşüncelerle uğraşıyorsunuz bir süre,
düşünmeden geçmenin düşünceleri içinde
ikinci eve ayılıyorsunuz, pencereleri ardına kadar
açık bu evin kapısı olmayışına şaşırıyorsunuz,
şaşkınlığınızı sokağın diğer tarafında ki ev yok ediyor,
ne kapısı var, ne penceresi, taştan bir duvar sadece,
orada duruyorsunuz bir süre, düşünmüyorsunuz,
çünkü anlayamıyorsunuz, anlayamamanın verdiği
yorgunlukla sokağın sonuna geliyorsunuz,
ne kapısı, ne penceresi, ne duvarı olan bir ev
boş ev; iki komşusunun beton ağırlığında dinlenmeyi seçmiş
boş bir ev, istediğiniz yerinden girip, istediğiniz yerinden
istediğiniz adımlarla çıkabiliyor,
istediğiniz yerinde uyuyabiliyor, istediğiniz yerinde
kanayabiliyorsunuz evin.

 

Ne kadar süre geçtiğini farkedemiyorsunuz,
tırnaklarınız uzamış bu boş evde duralı beri.

 

İkiye bölünmüş kentlerin en kalabalığı:

Ölümün arkasından bakan hep aynı göz,
ölümün diriliğine gebe kalan hep aynı eller,
o ellerde biriken her bir kir parçasının
ve
o gözlerden bakan her bir görüntünün sizi
ikiye böldüğü bu büyük kent
ve
yığın yığın taşan kalabalıkta bir kişinin,
sadece bir kişinin eksikliğini hissetmek,
evet hala şaşırıyorsunuz hissedebiliyor olmanıza,
bu kadar kalabalıktan taşan varlığınızın
bir yokluğu bu derece çabuk sindirmesine şaşırıyor,
durup dururken yaşa boğuyorsunuz o diri ellerinizi.
kan tutmaktan yorulmuş belleğiniz, kusuyorsunuz
tersine yolculuğunuzun bu zamanında…

Reklamlar

mürekkepten lekeler

Aynanın karşısındasınız,
Bakıyorsunuz birikenlerinize
ve eksilenlerinize
ne yaşlı denilebilir, deniyor suretinize
ne genç,
ne çocuk,
öyle bir yerde duruyorsunuz ki, kimse zamanınıza erişemiyor.
Kapının eşiğindesiniz
Çıktınız, çıkacaksınız neredeyse,
Denize doğru yümeyi dilediniz her zaman
Hep iki kişilik yürümek istediniz,
Kar yağdı, yağmur yağdı,
Güneş açtı ve gölgede kaldınız kimi sabahlar
Ve ayaklarınız hep tek kişinin izini bırakarak
Gitti ve döndü,
Ve yalnız soyundu bedeniniz yatağınıza,
Bir düş görmek isterdiniz,
Bitmesin diye bir düş dilerdiniz,
‘ile’ dilerdiniz düşünüzü,
ve ilesiz uyurdunuz,
yatağınız kör, uykunuz lekeli,
gözlerinizde kimsenin göremeyeceği lekeler birikmiş,
bütünü göremiyorsunuz,
bütünü kavrayamıyorsunuz,
bütüne eksilemiyorsunuz,
yalnızken olmuyor,
herkes nereye gitmiş olabilir?
Bir bardak bu sefer elinizde,
Sudan başka tada alışmadı diliniz, ne güzel!
Kapkara gecede bembeyaz sis birikti ardınızda,
Yanınızda birisi, eli olsa tutulmayacak,
Gözü olsa bakılmayacak,
Dili olsa çoktan kendine susmuş,
Sadece adımlarda birikmiş bir yalnızlık,
Özlediniz, özlüyorsunuz,
Hayal; çok ta fazla uzak değil aslında gelecek zamana…

 

Bir kapının eşiğinde:

Çıktınız, yaşınız kelimede ifade bulabilseydi keşke,
Oysa bile…
-ki değil…
düşleriniz kanamaya başladı,
ayakta uykunuz ve düşünüz kanla örülü
oysa bile…
-ki değil…
kan bozar düşü… değil mi?

 
Yanılmayın, yanılmamalısınız,
Her yanılgıdan çıkacak doğrulara yetişemeyeceksiniz artık
Yanıldıysanız, yakmalısınız yazdığınız bütün sayfaları…
Doğrusunun bulunmayacağını bildiğiniz bir yanlışın
Peşinde eskitmeyin geceyi,
Kar yağıyorsa dışarıda,
-ki yağacaktır… mutlak…
adımlarınızı dönüşte bulamayacak kadar uzak yürüyün,
karda iziniz kalacaktır ve kar silecektir izinizi,
sadece yürüyün,
kimse inanmayacaksa,
-ki inanmayacaktır… biliniz…
gölgeniz şahittir, o bilecektir, hem de
kimseyi inandırmak istemeyecek kadar.
Öyleyse gelin çıkalım, gece gece sokağa
Ve atın ilk adımınızı,
gölgeniz iz bırakmaz, merak etmeyin…

 
Siyah maviye dönerken;

Ilk adımınızdı, hayalle birikmiş, kan bulaşmamış bir rüyadan artmış,
kapkara duvar, kapkara zemin, kapkaraydı pencereler bile,
ne attığınız adımı görebiliyor, ne dışarıya taşabiliyordunuz,
yanınızda insanlarla biriktiğiniz, tanrı katından kovulduğunuz sınırdı,
hiç görmediniz kapkaralığı, kar gibi değildi gerçekte,
ama zaten mevsimlere taşmaya değil, güne birikmeye gelmiştiniz
ve renginizin berraklığına taşımış ve taşınmıştınız.

 

Bitti yolculuğunuz ve uyandınız sabahın maviliğine,
baharda yaza taşınmış bir mavilikle karşılaştınız,
yalnız olduğunuzu anladığınızda ilk defa demli içtiniz çayı
ve şekersiz,
korktunuz bu durumdan,
herkes kadar sert değildiniz,
ne de kar kadar yumuşak,
suya benzediğinizi, adımınızı suyun üzerinde taşımayı
öğrenmeniz gerektiğini anladınız ve bir daha asla demli ve şekersiz
içmediniz çayınızı, sizin tadınız başka bir dudakta birikerek
dokunmuştu teninize ve ne çelikten ne kardan insandınız artık,
sudan insan olmuştunuz ve taşacağınız kabı inşaa etmeyi karar vermiştiniz.

 
Önce öğrenmeliydiniz insanlara inanmayı
Ve öğrenmeliydiniz insanların size nasıl inanacağını
Hayalden çorbanın sadece tuzunu taşımalıydınız cebinizde
-ki çorba topraktan ve insandan pişebilsindi.
Tuzunuz cebinizde, evinizin yolunu tutmuştunuz,
suya ihanet etmeden, dudaklarınızın ıslaklığından akan
kelimelerle.

 

Giderken bıraktığınız izi silecek o kadar kar yağmıştı siz yokken
Iz bırakıp bırakmadığınızdan emin olamadınız bile,
önünüze ve arkanıza baktınız,
sağınıza ve solunuza,
durdunuz, ve yönünüzü suyun aktığı istikamete çevirdiniz
çünkü biliyordunuz;
su da iz tutmazdı…

 

Iki kapı arasında;

Ellerinizin rengi, gözlerinizin rengi,
kapıdan arttı ve iki kişilik çoğaldı duvarlarda, yerde
iki kişilik adımlar söz aldı,
söz aldı ve durup dururken nefes verdi,
bir kapı kapandı, en yakın hanenizdi düşe,
bir kapı açıldı, düş olsun artık diye,
gözlerinizde ki hayal perdesi açıldı,
ilk defa dünyayı olduğundan farklı hayal ettiniz
ve hayal ettiğinize adım attınız,
yanınızda, yakınınızda inandığınız, inanan insanlar
ve sağınızda
ve solunuzda gözlerinin perdesi kalkmamış insanlar
korktunuz, acaba gerçekten sadece hayal ettiğinizle mi yaşamalıydınız
que sera sera

 
tanrıya inansaydınız, tanrı katından sanardınız,
tanrı katından kovulmuş yalnızlardınız,
iki (kaç) kişiydiniz, ne çok düşe birikmiş
ne de çok düş biriktirmiştiniz,
kırıntılarla yaşamayıda bilirdiniz,
bütün bütüne kalabalık bir masadan kalkmayı da,
-zamanı geldiğinde…
sihirli ellerdi, tutmak istediniz,
sihir gibiydi eller, tutamadınız,
düşe yattınız, kabusa uyandınız,
düşten kabusa taştınız, şaşırmadınız…
-ne komik, dediniz
duymadılar, duysunlar istediniz,
duyuramadınız, iki sesten biri hep size emanet edildi,
taşımayı öğrenmeliydiniz.

 

Kilitten çıkan sır,
geceleri, hayyam, tanpınar ve hidayet,
gündüzleri, batur batur batur’dunuz,
ne çok pınardan bir pınar…
ne çok duygudan bir duygu…
gibi sananlara inat gördünüz kabusu ve düşü,
kapınıza dayanan, kapınızı çalan ve kapınızdan kaçanlar arasında-
n kaçtınız, bir küçücük kıpkırmızı odanın hayalinde kapkara uyuyup
apaydınlık uyandınız,
çok sürmeyeceğini bile bile, her gün kapı, bir gün kilit,
kilitten çıktı sır, kapıda hep iki kişi…
kaçak elektirik, taşıma su,
taşımasuyladeğirmendöndürdünüz… değirmen öğürmedi,
ne kayıp…

 
sil baştan defterler açtınız…
kitaplara dadandınız, gece gece pencere kırıklarından üşüyüp,
güne korkuyla başladınız, akıyordu sıcak,
akıyordu buz gibi soğuk, teniniz, eliniz, üşüyordu,
hep başka yerleriniz terliyordu,
terden uyanıp, soğuktan boğuluyordunuz,
kapkara gündüzlere yalnız uyanıp,
bembeyaz gecelerde alçıdan el biriktiriyordunuz, duvarlar
-ın gebeliği ellerinize doğuruyor, adımlarınızda
kahve telvesi ve köpük köpük umut, korku ve aşk taşırıyordunuz,
hiç uyuyamadan hep uyanıyordunuz, uyuyor sanılıyordunuz…

 

Opera çığlıkları, sessizlikleri, korkuları, hırsızlıkları
abdullah efendinin rüyaları,
tahsin özgür’ün ölümü ve oksijen uykusundan uyanan adam,
tek parça aklınızda, elinizde ve sesinizde, kadehinize dolan şarapta
ve akıttığınız kanda, kapkaralığını renkle ördüğünüz o duvarlarda,
hep biriktiniz, iki (kaç) kişi taştınız, erken taşanlar oldu yanınızdan,
günün doğacağını bilmeden, bilemeden, uykudan uyananlar,
düşe inanmayanlar, inanamayanlar,
inanamamalarının sebebini siz bilenler, ik(z)inizi biriniz, birinizi
ve sessizliğinizi ve maalesef seslerinizi, siz bilip gidenler…
terkedilen gecenin sahipsiz bir güne uyanmasının ne kadar zor olduğunu
bildiniz, söylediniz, çok sonra söylediniz, çok sonraki zamana kadar
kendi kelimelerinize biriktiniz, okunmadınız,
okunursam bir gün, belki dediniz, dediklerinizin izinde
kayboluşu yaşadınız…kaybolamadan, hep bulunarak
kaybolabilmeye inandınız…

 
Siyah kere siyah,
Mavi kere mavi
Kırmızı kere kırmızı,
yol kere yoldunuz
devlet kere devlet…
ayrı ayrı rüyalar, ayrı ayrı gecelerle tanışmaya başladınız,
ülkelerden ve şehirlerden haberlere kulak kabarttınız,
mektuplara, seslere inandınız,
suretine yabancılaştınız umudun…
zaman hep geçiyordu, bunu herkes biliyordu
siz anlayamıyordunuz…
ve anladığınızı sandığınız gece…
bir yıldan diğerine taşarken zaman
sizde taşıyordunuz, tek kişilik kalabalıklığa…
artık hep yalnızdınız…
önce anlayamadınız, sonra kızdınız,
içkilerden ve sigaralardan
yanı dumanlardan dumanlardan dumanlardan arttınız
ve yalnızlığa inandınız…
umut yoktu artık, her şey değişebilirdi ve herkes gidebilirdi,
siz kalmak zorundaydınız,
kalakaldınız…

 
kararsız bir melodinin peşinde
sonrasında ne olacağını bilmeden,
diri diri yanan bir ses kulağınızda biriken,
adımlarınızı saymamaya, yediklerinizle doymamaya başladınız,
beklediniz, gidemeyeceğinizi biliyordunuz,
kırılmıştı en hassas yerinden cesaretiniz,
kırılmıştı en kalın yerinden umudunuz,
ses durmadan durmadan durmadan
ses…

 

elinizde mürekkep lekeleri, sayfalarınız bomboş,
elleriniz ne kadar kirlensede, yoktu ortada kirden artan bir şey,
sırılsıklamdı yağmur, siz kupkuru, yalandan yaşlar taşıyordunuz
yalandan taşlar bir de, cebinizde,
oysa ne yaş ne de taş vardı elinizde,
sadece mürekkepten lekeler ellerinizde,
sızdırıyordu kaleminiz en koyu mürekkebini
geleceğinize…

yalnızlığın edepsiz tanrıları

Koltukta,
Sanıyorsunuz,
kahveniz sıcacık fincanınızda,
koltuğunuz; dilediğiniz, arzu ettiğiniz bütün konforu size sunuyor,
elinizde kitabınız, Soren Kierkegard,
sayfalarda biriken düşüncelerin, sizi hayatın ne tarafına demirlediğini düşünüyorsunuz,
kelimeler, başlıklardan aradığınız anlamlar,
kalanını okumasanız ne kaybedersiniz,
kayıp,
sokaklarda mı birikmeye başlamıştı ilk,
evinizin sokağı, sokağınızdaki eviniz,
aile; kimden oldunuz? Kimden doğdunuz?
Kaç kişi başladınız kendi hayatınıza?
Kaç kişi kaldınız bu yaşınızda, oysa kalabalıktı haneniz,
suskunluklarınızın müsebbibi, uykularınızın karabasanı,
yalnızlığınızın edepsiz tanrıları.
Koltuğunuzda sızıp kalmaya başladınız bu yaşta,
koltuğunuz tek kişilik, ayaklarınızın dibinde bir gözü kör kediniz,
elleriniz göğsünüzde birleşivermişler, kafanız yana yatık,
göbeğinizin üzerinde ters döndürülmüş bir kitap; kahkaha benden yana
kapağında kitabın umarsızca gülüyor size leke leke insanlar,
uykunuz tek kişilik, ayaklarınızın dibinde bir gözü kör kediniz, uykulu
ama uyanık, elleriniz terlemiş, okşamaya kalksanız bir gözü kör kedinizi
kaçacak yanınızdan, biliyorsunuz.

 

 

Sanıyorsunuz,
kahveniz sıcacık fincanınızda,
uyanmaya çalışıyorsunuz hâlâ,
kahveniz su kokuyor, ayılamayacaksınız,
ellerinizin teri kurumuş, yapışyapışsınız,
bir gözü kör kediniz ayaklarınızın dibinden yavaş yavaş uzaklaşıyor,
bir sağa yalpalıyor, bir sola, gülemiyorsunuz, sanki çok yorgunsunuz,
göbeğinizde ters çevirip bıraktığınız kitabınız; çocuğu büyüyüp sütten kesilmesi gerektiğinde,
Annesi bekarken ki gibi saklar memelerini, o zaman çocuğun artık annesi yoktur.
Annesini başka bir şekilde kaybetmeyen çocuğa ne mutlu!
Okuduğunuz son cümle hatırlatıyor annenizi, ne zaman ve neden kesildiniz sütten bilememenin ve öğrenemeyecek olmanın sıkıntısı, sabahın/gecenin körü, körlüğünde,
görünmeyene, bilinmeyene uzak kalmışlığınız, kahveniz daha da soğuyor, artık görünür de değil bir gözü kör kediniz. Pencere açık kalmış,
sabaha kadar bütün kokusu şehrin evin içine dolmuş,
midenizin bulanması bundan olsa gerek, kusmuğunuz şehir tadında,
ayaklarınızın dibinin kiracısı değişti, bir gözü kör kediniz gören gözlerinizden uzak,
ayaklarınız ekşimiş şehir kokuyor, kalkmak istiyorsunuz, bir an önce ayaklarınızı temizleyip,
temiz adımlar atmak istiyorsunuz, o kadar kolay değil bu maalesef!

 

 

Sizin de mi hayalleriniz vardı? Siz de mi bir zamanlar sahibi olamayacağınızı düşündüğünüz şeyleri düşlediniz durdunuz,
kim bilir, geceleri yatağınızda yalnız, uykunuzda uykusuz, düşünüzde sisler içinde
dolanıp dururken, hayal ettiniz!
Annenize ve babanıza şaşırdınız ilk, hiç şanslı hissetmediniz kendinizi insan olarak
doğduğunuz için, ne varlığına inandınız tanrıların, ne de evrende hem yalnız hem kalabalık olduğunuza, bilmediğinizi söyleyebiliyor olmanın huzurunu tattınız ilk doğumunuzdan beri, hayallerinizi anlattınız ilkin, yaşadıkça sırlarınızı açık ettiniz tüm dostlarınıza, gizli yaşamadınız, ama yalnız kaldığınıza inandınız her zaman,
neydi ki, şunun şurasında hayatınıza dair bir kesit, bir parça,
kimse bilmeyecekse, kimseye anlatmamanız gerekiyorsa neden yaşıyordunuz,
hayattan korkmadınız,
kalabalığına tıkandığınızı düşündünüz, gırtlağınızda hiç düğümlenmedi kelimeler, gırtlağınızı acıtan, duyulmama korkusuydu, -ki boşuna yaşamıyordunuz bu korkuyu.

 

 

Hâlâ koltuktasınız, ne bekliyorsunuz, bir an önce temizlemeniz gerekmiyor muydu
adımlarınızı?
Yeterince okumuş olmalısınız kucağınızdaki kitabı; yüzeysellik ve gösteriş yapma arzusu nedir? Yüzeysellik, gizleme ile ortaya koyma arasındaki hayati farkın kaldırılmasının sonucudur. Boşluğun tezahürüdür, fakat sadece kapsamın sözkonusu olduğu yerde kazanır, çünkü parlak taklitleriyle insanların başını döndürme üstünlüğü vardır.
Ne saçmalık!
Kalkın artık o koltuktan!

 

 

Güne yeni başlayan şarkılar geliyor kulağınıza,
gecenin köründen süzülen çığlıkları bastırmaya çalışıyor,
gücünün yetmeyeceğini bile bile…
Siz ağlamış mıydınız, koltuğunuzda sızmadan hemen önce?
Bir ses duyar gibi mi olmuştunuz?
Ya da bir ses miydi o anda duymak istediğiniz?
Ne kadar çok soruya çoğalıyorsunuz durduğunuz yerde,
oysa cevaplamak için durmuştunuz, cevap ararken sorulara çoğalmak,
bu kadar cevapsız soruya hangi cevap için birikmiştiniz, hatırlıyor musunuz?
Kucağınızdaki kitaba dönmeyin n’olur, orada değil asıl sorunuz, bana inanın.
Hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun?
Size söylemiştim bakmayın diye, bir soru daha çoğaldınız.

 

 

Elleriniz ne kadar kaba kalmış,
parmak izleriniz okunaksız, hiçbir suç hanesine işlenmemiş insan denen illetin
kurulu düzeninde, çarkları sıkıştırmayı beceremediniz belki,
belki istemiyordunuz da, fakat
bir parça olmadınız hiç, kurulmadınız, sustunuz belki,
ama vardı sebebiniz,
size söylemiştim bir an önce kalkmalı, önce elinizdeki
kitaptan sonra adımlarınıza birikmiş kentin ekşi kokusundan
kurtulmalısınız –ki yeniden anlayabilesiniz neyin ne kadar parçası olduğunuzu.

 

 

Evin içinde yeniden yürürken,
Hanenizin kalabalığından eksile eksile kaldınız bu aynada bir başınıza,
hatırlıyor musunuz ilk giden kimdi?
Bazen, bazı sorular cevapsız kalmalı değil mi?
Siz son kalansınız bu evde, bunu böyle kabul edeli
o kadar zaman oldu ki, ne bir soru, ne bir cevap,
yalnızlığınızda eksilmek
istemiyorsunuz artık.

 

 

Aynada suretiniz, kendinize aynada bakmayalı,
suretinizde son hasadınız yansımayalı unutmuştunuz,
kör olmakla, gör olmak arasındaki ayrım sizi hep adım atlatarak
geçirdi eşiklerden, bu yüzden eksildiğiniz çağ sınırında gözleriniz
hep birikti, hep birikti…
Kitabınız koltuğunuzun altında, buz gibiliğiyle kahve fincanınız bir elinizde,
koridordaki bu ayna sizin için değil, biliyorsunuz,
çıplaklığınızı yeniden keşfetmenin vakti mi?
giyinmeseniz de olur gerçi ama bu kadarı bir anda fazla gelecek
bu eve.

 

 

Mahrem odalar, kat kat, akrabalarınıza ait olanlar, büyük babanız ve büyük anneniz,
anneniz ve babanız, mahrem gecelerin iniltilerini duymamak için belki, belki çıplaklığın
seyrinde geciken ölümünüz
hayır
uyumamalısınız, bugünlük/gecelik yeter bu kadar uyku.
Uyanmak için kalktınız koltuğunuzdan hatırlamıyor musunuz?
Uyumamak için sıcak, uyanmak için soğumuştu kahveniz
karnınızdaki sıcaklık, kitabınızdan taşan sorular,
evin içindeki kömür kokusu,
ayaklarınızda ekşimiş şehir birikintisi,
burnunuzda hâlâ o keskin koku, damağınızdaki kekremsi tat,
beyninizde kelimeler, anılar, korkular, bütün vücudunuzu kemiren
emirler, yapmak zorunda olduklarınız,
susun, ya da, susmayın, siz bilirsiniz.

 

 

Sahibini arıyorken ses, sizin kulaklarınız
Neden bu kadar sağır,
Duymuyor musunuz? Evinizin duvarlarından yansıyor bütün geçmişiniz,
Susmayı seçmeyebilirsiniz belki fakat, duymanız gerekenlerden kaçmamalısınız,
Bunun anlamını size kimse anlatamaz, kelimelerle oynayan bir insanım ben
Yalnız, sizin duyduklarınızı duymam mümkün değil maalesef,
Fakat kelimelerde gizlenecekse eğer sırrınız, izin verin,
Taşıyabildiğim kadar taşıyabileyim emanetinizi.

 

 

Sandınız beni; kelimelerin içindeki harfler kadar
Yalnızken işe yaramayan, bütüne varmak için onsuz olmayan
İşaret gibiydim,
Yüzünüzde eksik bırakılan bütün tepkilerin sorumlusu kıldınız beni daha çocuk yaşımda,
Eliniz kalkmadı belki, suretimde iz bırakacak kadar,
Ama taşıdım hep sırtımda, son olmanın kederini, bunu bana bir lütuf saydınız
İçimde hep biriken ama kaynağını bilmediğim korkuların,
Odalarda duvarlara çarpıp durmasının çıkardığı seslere karşı hep küçük saydınız beni
Karşısında duramadım eskimişliğinizin,
Karşımda duramayacak kadar kalabalıktınız siz, ben en sonuncuydum çünkü,
En sonda durmalı, sizin izinizde üşümeliydim, en son ben üşümeliydim,
Bir rüzgarın bile en kirli, en kalabalık haliydi benim yanaklarımı sıyıracak olan.
Kendi kendime öğrenemeyeceğimi düşündüm uzunca bir zaman,
Kendi kendimde hep küçücüktüm, dünya o kadar büyüktü ki
Ben önce size sonra tanrıya inanmıştım, tanrıya inanmayı unuttum artık,
Ama sizi sevmeye alışmıştım.

 

 

Ayaklarıma kaynar sularla haritalar çizmiştim bir sabah,
Kömür sobasının önünde duran çaydanlığa nasılda bilmeden girmişti
Tanrıya en çok inanan ayağım, üzerinde belirdiğinde yanık izlerinden o belirsiz harita
Yolcu olmam gerektiğini anlayamamıştım, çok güzel tedavi edildim,
O yaşta siliniverdi haritalarım ayaklarımdan, bir daha asla o yolu bulamayacağım korkusuydu uzunca bir zaman bir başıma uyumama engel olan, ya yolda tek, ya yanınızda kalabalık kalmalıydım,
Kaldım.

 

 

Büyümeye başladığımı sandığımda büyülenmiştim, bir gurbetçi kızın mahalle arasına sıkışan aşkıyla kavruldum bir zaman, coğrafya derslerinden nefret etmemin sebebiydi o kız, gitmek korkusuydu beni o yaşta atlaslardan nefret ettiren.

 

 

Kapılara parmaklarım sıkışıp kalıyordu, koptuydu bile o minicik parmağım bir keresinde,
Onu da dikiverdiler doktorlar yerine, yaşım küçücüktü, kaynadı parmağımın ucu vücuduma,
Ruhum dilim dilimdi oysa, bir türlü kalabalıklaşamıyordum kendi içimde size karşı, oysa parça parça olabilirdim o zaman, şimdiki yaşımda ağır gelmem kendime bu yüzdendir,
Biliniz istedim, anlamadınız bile.

 

 

Bazan kelimelerden düş kurdunuz kendinize,
Çatısında gecenin tanrıları, uzak zamanların, hatırlanamayanların
ağırlığı, diri diri gömülmüş ruhunuz bedeninizde, kendinize
kendinizi kabul ettiremediğiniz uykular/uykusuzluklar,
farkında olunamamış/olunamayan/olunamayacak olan kendiliğiniz,
sizi herkes tanır, bilir, sever/nefret eder ama hepsinden öte de sizin yaptıklarınızın
yaşadıklarınızın nedenini sizden başka herkesin biliyor olmasıdır. Asıl mesele
bu değildir aslında ama böyledir, değil mi?

 

 

Birdenbire bir kararın sorumluluğu, herkes sizden mi beklemişti?
Durup dururken kimse sizi üzmez değil mi? Sizi üzmelerinin bir nedeni mutlaka vardır,
Siz sanarsınız kendi tarafınızda, onlar bilir, sizinki de ne ki!

 

 

Kimse hatırlamaz aslında nerede başladığını, siz sanarsınız ama,
Bilememenin verdiği hazla anlatmak istersiniz insanlara, dinlemiyorlar diye kızmanın
Alemi yok, bilmediğinizi dinlemelerini istemenin nasıl bir açıklaması olabilir.

 

 

Akşam karanlığı bastırırken,
Yatağınızda uyumayalı o kadar zaman oldu ki aslında,
özlememeyi öğrendiniz uykuyu, sadece
ihtiyacınız olduğu zamanlarda değerlendiriyorsunuz, o da nerede olursa,
farketmiyor,
kimi zaman koltuğunuz, tek kişilik, iki kişilik, üç kişilik,
hepsinde kendi uykularınıza yatıyor kendi gecelerinize uyanıyorsunuz,
gecelerin ve gündüzlerin uykunuzda kurulan çatısı, asla aile kuramayacak
kadar inanılmaz rüyalarla donatılmış olmanız, sizi o çatının altında
bir kurban gibi kurtarılmaz kılıyor aslında, uyandığınızda hatırlamıyor olmanız
sizi bugün ayakta tutan tek şey belki de, bu gerçekliğin içine taşınamayacak kadar
inanılmaz düşleriniz, uykusunda kör kalanın
gerçeği görebilmesiyle ilgilidir biraz da tek kişilik uykular.

 

 

Kar yağmaya başlardı kimi geceler, bembeyaz, apak gece,
Karanlıktı haneniz, oysa kar yağmasını beklerdiniz,
Uyumak için, gece ve lamba, ve renkti sizi kendinize taşıyan,
Karanlık evinizin gece karanlığında hep renk yağsın isterdiniz,
ay tanrısı, kar tanrısı, rüya tanrısı, bilgi dağarcığınızda var olduğunu
bildiğiniz ama adını hatırlayamadığınız ya da var olup olmadığını
(yaratılıp yaratılmadığını, düşünülüp düşünülmediğini) bilmediğiniz
ses ve biçimle ve güç ve varlıkla hizmetkârı olabileceğiniz
gölgelerin, olmadığını gecede, belki de sırf bu yüzden korktuğunuzu ve
belki de sırf bu yüzden gecenin karanlığını bozacak arayışlarınızı düşündünüz,
masanız çok kalabalık Sayın Bay/an, düşleriniz çok çıplak, mahrem, sırlı
tüllerle örtülü hikâyeleriniz aslında oysa, nasıl olur da beklersiniz
tülden duvarların ardında bir ölüyü bulmasını insanların.

 

 

ışıkları yakıyorsunuz birer birer,
ellerinizin titrediğini fark etmeniz durdurmuyor sizi, gecenin
yavaş yavaş gelmesinin korkusu mu ellerinizi titreten
yoksa, boşu boşunalıktan mı yoruldunuz,
kimse görmeyecek nasılsa aydınlığınızı,
kimse bilmiyor karanlığınızı,
kimse sizden beklemiyor, kimse sizi beklemiyor,
gidecek bir yeriniz yok, kalacak yere ait olmamanız fark etmiyor,
zaman sizin ellerinizde değil, onu siz yarattınız ve ışık koydunuz içinde bir yere
işte sırf bu yüzden okurken bile kokuyor kelimeleriniz.

 

 

Uykunuzun en güzel yerine birikirken sesiniz,
Duyulması zor kelimeleri besliyorsunuz aslında uykunuzun köründe,
Kalkmak gerekir bazen, hem uykudan, hem karanlığından hikâyenizin,
Bir sese ihtiyacınız vardır, duymanız gerekir, bir sıcaklık, bir gerçeklik,
Gerçeğin sıcak olmayacağını bile bile, akşamın karanlığı çöker sisinize,
Görmek zordur bir zaman sonra, göstermek zor,
Durup durup, bakmak gerekir, oysa kördür gece ve düş uykuda birikir sadece,
Biliyor olmanın yalnızlığında, bilmek biraz da gebe bırakır sizi sese,
Oysa sadece ölüme doğuyorsunuzdur bir hikâyede
ve kelimeler, işte ordadır, biriktirmişsinizdir,
Ses olsun istemişsinizdir siz, oysa katildir biraz da tek kişilik hikâyelerde…

 

 

Diri diri yakılıyor hikayeniz,
Bir kitapta kelime, bir zamanda yalnızlık,
Varoluşunuzun yönünde kayıp bir ses,
Gittikçe uzaklaşıyor,
Gittikçe uzaklaşıyorsunuz,
Korku kısır bir gecede yakalıyor sizi,
Kimin yanındasınız, oysa değil yanınızda, yakınınızda kimse,
Bir isim, bir nefes,
Masanızın kalabalığından bekliyorsunuz sizi kurtaracak şeyi,
Bembeyaz bir kağıdın insanı bu kadar çoğaltabileceğini
İlk o zaman fark ettiniz,
İlk kelimeniz, kimbilir kimin eline kayboldu, sadece zamanını
biliyorsunuz ilk kaybedişinizin,
belki, bulur musunuz bir zaman?
Sonra,
hep sayfalara eksilip, sayfalarda biriktiniz,
insanlara anlatamıyor olmanın çaresini,
insanlara okutmak olduğunu düşündünüz bir zaman,
-ki bilseydiniz insanları, tanıyor olsaydınız gerçekte,
buna inanmazdınız,
sonra bir gün okudunuz,
“sisin çaresiyse daha koyu bir sis,
çık, kal, bindiğin o sim bulutta,
yüksel ve koyul yola önce, gel
ve yağ sonra: durula, arındır,
yeniden doğur”
anladınız, değişmesi gerekiyordu
ve değişiminizi engelleyemezdiniz değişmenin içinde.
Devamını aradınız gecenin, denizin, yolun, bitebileceğini
Düşündüğünüzde gecenin, denizin ve yolun, ve bittiğinde
İnsanın neden uyuması gerektiğini anladınız
Ve neden uyuyamadığınızı
ve neden uykusuzluğun bir büyük farklılık olduğunu
ve uyku gözünüzde bu yüzden kör, bu yüzden kulağınızda sağır
bu yüzden kokusuz bu yüzden teninizde bu kadar hissiz
diliniz bu yüzden pas tadında…

 

 

Sigaraya övgü,
duman birikir mi?
Taşar mı?
Dudaklarınız; kuru, tek kişilik,
Elleriniz; tir tir titriyor, kaba,
Gözleriniz; yaşlı, ıslak, (ve kör biraz da)
Ayaklarınız; ellerinizin izinde, yolsuz, yolculu,
Saçınız; kirli, ıslak ve dağınık, tek kişilik uykudan artan yatak gibi, uykusuz,
Sakalınız; var olan da mor, yok olan da izsiz,
Diliniz; sessiz ve sisli, yolcuya korkak (konuşmamanın, konuşamıyor olmanın nedensizliği)

 

 

Duman birikir!
Taşar!
Kendi sisinde hikayesinin, bilinmezdir varlığı,
Tükeniş denir eksilişine,
Taştığı yerde yatağından uzaktır,
Aksa, yolunu bulsa, dumandır sadece,
Sesi içinde taşır, göremeyen duysun diyedir.

 

 

Soğuktur ve sıcaktır,
Acısı kendi tadının avcısıdır,
Kibirlidir, ateşin varlığını taşır, ucunda,
Yanında, yöresinde, aslında dilde birikir,
Yükü, ölümün işaretidir, sebepsiz değildir bir teki bile.

 

 

Yanını yakınını yalnız bırakmaz,
Bir duman içinde, biriktirir,
Sisin içine eksilir,
Taşır
Taşınır
Yan yanaysanız, bilmeseniz bile yeter
“hissi kablel vuku”

 

 

eşikleri yaşamaya başladı hayatınız,
duru durup, çoğalıyor,
durup dururken eksiliyorsunuz,
dilinizde eksik bırakılmış bir tat,
dokunsanız /dilinizle
elleriniz kıskanacak, biliyorsunuz…

 

 

yaşınız geldi eşiğe,
bir adım öncesinde yalnızdınız,
kimsenin anlamamasını, sigaraya tutkunuzu
ve yalnızlığı kabulünüzü
bir adım sonrasına iki kişilik taştınız,
sihir gibiydi, şapkada biriktiniz,
kelinizin gün be gün artması bundan,
dişlerinizin sarılığı, dilinizin tatsızlığından geliyor,
biliyorsunuz ve bu yüzden bu kadar yorgun
bu yüzden bu kadar korkak,
bu yüzden bu kadar cahil ve açsınız…
susun şimdi ve yazın; geceden ve gündüzden,
sudan ve topraktan, taştan ve ateşten, demirden ve çelikten,
kelimeden ve cisimden, kitaplardan ve müziklerden,
kadından ve erkekten, aileden ve aşklarınızdan,
dostlarınızdan ve ölülerinizden,
odalardan, hollerden, merdivenlerden,
yollardan ve denizlerden,
okyanusta birikecek teninizden, damlalardan,
güneşten ve aydan
afyondan ve esrardan,
sırlarla örülü kapılardan,
çıkın, çıkın!
Daha da dışarı çıkmanız lazım,
Tanrıdan ve dinden,
Mabed’ten ve ülkeden,
Dünyadan ve ışıktan,
Çıkın, çıkın! Daha çıkın!
Kendinizden, sesinizden, kokunuzdan,
Ellerinizin hükmünden, ayaklarınızın izinden,
Görünenden ve duyulandan, sıyrılın,
Sıyrılın, çıkın ve şimdi, bir de buradan bakın…
Ne kadar zor değil mi?
sorulan ilk sorunun cevabını bulmak,
sanıyorsunuz!
Sanmayın.
Bildiğinizi biliyorsunuz!
Bilmediğinizi söylemeyin,
Ama konuşmayın,
Kanarsa, bırakın
Yara kanasın…
dilde birikene inanmayın…

 

 

Geceleyin de çıkılır sokağa; korkmayın,
Uykuyu bölmek sizin marifetiniz,
Geceye biraz da bu yüzden borçlusunuz,
Çünkü öğretti size bütün ömrünüz boyunca,
Uykunun bölünebileceğini,
bölünen uykularda yarım kalan düşlerin/kabusların
devamının olmadığını.
Bölünen uykunun parçası olmak demek,
Gecenin sihrini ellerinizle değil belki ama
Ayaklarınızla yaşayabilmek demek,
İşte tam da bu yüzden, durmayın,
Geceleyin de çıkılır sokağa, korkmayın.

 

 

Sisli gece,
Değil mi ne kadar da güzel!
Ses yok, ışık yok,
Koku yok, ve dokunamıyorsunuz hiçbir şeye,
Bir tek ayaklarınız, yürüyor kendi bildiği şekilde.
Bende yürümüştüm bir zamanlar,
Adım adım çoğalmıştım şehre,
sokaklara ve sokak lambalarına,
gecede bir başına kalmış insanların,
beni yalnız bırakışlarına şaşırmıştım ilk,
istediğim buydu sokağa çıkarken, yalnız kalmak,
fakat sokakta yalnız olmanın ötesine geçip
yalnız bırakıldığımı hissettiğim o ilk an,
o anı hiç unutamıyorum, sizin için üzgünüm sevgili ayaklarım
sizi bu çağında varlığınızın, yolsuz bırakan benim yarım düşlerim,
onların uykusuz korkulukları değil, değil kesinlikle.
Ola ki bir zaman olur ve uzar geceye gün,
İşte o günün gecesinde, eksik bırakmayın adımlarınızı yoldan,
Gölgenizin sessiz izinde yürüyün bir kerecik olsun,
Bir kerecik olsun, bırakın ve onların sınırına götürün kendinizi

 

 

Uzak yola gece yolcusu olmayı düşledim, uyandım.
Uzak yola gündüz yolcusu olmayı düşledim, uyandım.
Uyandırıldım çok erkendi yaşım,
Çiğ damladıydı ellerime,
Ayaklarım üşüdüydü,
Karnım aç, gözüm toktu,
Ayaklarımda yaralar, ellerimde izler,
Nereye gidersem gideyim bulunuyordum.

 

 

Kaçak yolcu olamayacak kadar iki kişiliktim,
Kalakalmıştım kömürün kara karanlığında,
Sessiz üşüdüğüm bir yoldu, çığlık çığlığa uykudaydım,
Sokakları aşamıyordum,
Çok derindi evlerin arası,
Temelden başlayan bir büyüydü belleğimi ikiye bölen,
Biri olmadan yolda eksik, yan yanayken kalabalıktım,
Kaçsam, kaybolurum,
Sussam duyulur,
Sicim sicim yağmur vardı yolumun üzerinde,
Islanmak; sihriydi yalnız yolcunun, bataklıkta
Ömür biriktiren, çürüyen adımlardı gölgede kalan
Ve ben, biliyordum aslında,
Geceleyin de çıkılırdı sokağa, korkmamalıydım.

 

 

Kör gözümde,
Siyah birikir,
Taşar, damarlarınızdan,
Korkularınızda birikirse hece
Söz belki de söylenmemelidir gecede.
Bir isim,
Şarkı dinledi sonra, sesi kulaklarınızda sis tadında,
Kutu gibi evinizden, ilk çıkıştı gerçek anlamda,
Yoldunuz, yolcuydu zaman hanenizde,
Kim kimi taşıyordu, bilmiyordunuz,
Hiçbir sınıfın isim defterine sığamıyordu kimliğim,
Elimde silah olmadı hiç, kafama dayanırken namlu soğukluğu
Korktum belki de, devletten çok insandan korkmam gerektiğini
İlk o zaman öğrendim, insandan korkarak ona güvenmem gerektiğini
Öğrendim, anlatamadım…

 

 

Anlatacağım;
Kadınların hanesine biriktim ilkin, yada biriktirildim
Biriktiğim yerleri bilmiyorum, biriktirdiklerim taşırdı beni,
Kelime olmaya kalktım ilkin, sonra ses,
Ne okunabildi yazım, ne duyulabildi sesim,
Sanılmakla yetinildim,
Duramadım, gittim,
Gittiğim yere mi gelmiştim, geldiğim yere mi gitmiştim bilemedim,
Hiç durmadım, duramadım, dursam düşecektim, biliyordum,
Sanıldım, bir kere daha söylemem gerek, anlatamadım,
Bilinemedim, yada bilinmek istenmedim, sanılmakla yetinildim,
Ya da sanılmakla yetinildiğimi sandım, sandığım yerde mi kuruyorum hala…

 

 

Bebekler hep biribirine benzer, o zaman umursamadım
Benziyor olmayı, çocuklar aynı oyunları oynar, umursamadım
Aynı oyunları oynamayı, onlar gibi ıslattım altımı, onlar gibi koştum peşinden
Oyuncaklarımın, taştan kaleler kurdum, kumdan kaleler kuramayacak kadar uzaktım denize,
Denizin yanında denize bu kadar uzak oluşumu ilk kendisinden duydum,
İnanmadım,
denizden uzaklaşıp, karada aradım suyu,
Doyamadım, duyamadım,
Ne dalgada taşındım, ne suda bilindim,
İlk adımımda öldüm, bir daha ne zaman doğacağımı bilemedim,
Bir zaman sonra sanılmayı umursamadım,
Biliyordum, büyümüştüm, yada sanılmıştım,
-ki bu son sanılmam sanmıştım, buradan sonra sanı olmayı
kabullenmiştim,

 

(bugün yeniden korkuyorum sanılmaktan,
araya zamansız giren cümleler,
arada aklımdan bir türlü çıkmayan uzaklıklar,
uzaktan ses, uzaktan varlık,
uzaktan yakın, sıcacık…)

 

 

tek; parça…
kimliksizim, geçmiş zamandan kalmış,
bugüne taşınmışım,
bugün biriktiğim hanelere bakıyorum,
durduğum yerden, yaşadığım hanelere,
bir ses olsun isterdim, sığınağım,
oysa ne zavallıydım,
çıplak pencerelerden korkan ben,
kırık kalemime tükürüyorum durduğum yerde.

 

 

Kördü zaman,
Pencerelerde biriken buğudan taştınız,
Taştınız ve taşındınız, göçebe ruhunuzu
Dışarıda biriken soğuktan korudu kelimeleriniz,
Gündüzleri görünmeyen pencere arkalarını
Geceleri perdelerle korudunuz,
Perdelerle korudunuz oyuncuları seyircilerden,
Sahnede, ölü vardı, göremediniz, perdeleri çoktan çekmiştiniz,
Kelimelerde kan vardı, göremediniz, kapatmıştınız kitaplarınızın kapaklarını,
Seste çığlık vardı, duyamadınız, çoktan boğmuştunuz onu siz
Kokuyordu sokaklar, duyamadınız, çıkmıyordunuz artık sokağa, kapatmıştınız
Kapınızı, pencerelerinizi,
Çekmiştiniz perdelerinizi, korunaklı yuvalarınızda, besliyordunuz bebeklerinizi
Bez bebek, çalıyordu kapınız, birikiyordu önünde sokak durmadan,
Kör gözünüzde, kirpikleriniz sırılsıklam, korkuyordunuz ve
Haklıydınız korkmakta,
Durup dururken ölünmezdi ki,
Şiirlerde ve filmlerde cesurdu kahramanlar,
İyilerin kazandığı bir hayata inandınız ve fakat tanımadınız ki hiç iyileri ve
Ne yazık, kamera arkalarında ne çok hayat taşıyor/taşınıyordu,
Perdesiz, kapısız, kilitsiz, her şeyin görüldüğü, her şeyin duyulduğu bir hayata.
Kuş yuvaları güvenlidir, kalın orda. Nasıl olsa birileri verir su ve ekmek.

 

 

Kapkara gece,
Elinizde geçmiş zamanlardan kalmış bir fal,
Birikintisi kahve tadında bir ses,
Dilim dilim kelimelerle süslü şiirler,
Katilin bulunamayacağı filmlerin kahramanı olabilecek misiniz?
Boşa söylenmiş replikler, kimsenin dinlemediği, sadece seyrettiği bir film,
Kimsenin duymadığı, duyup önemsemediği, kimsenin bilmediği, bilmek
istemeyeceği şeyler üzerine bir film, ölüsü de kahraman olan bir filmde,
Katilden kaçamayacak bir ölü kahramana sahip bu filmde, rol almak isteyecek misiniz?
Koltukta oturmuş, kendi kendine düşünürken, ayaklarının dibinde şiirden korkan bir kedi
Varken, elinde bir fincan kahve, kitabını ters çevirmiş karnının üzerine koymuş,
Kahvesi soğumakta ve bir süre sonra katil tarafından öldürülecek bir kahraman,
Siz, kahraman olmak ister miydiniz o filmde? Kurtarılabilir bir kahramanı olmayan,
Sonu şimdiden belli, ne olacağını belirleyemeyeceğiniz bir filmin kahramanı,
Kameranın bir olmadığı film, kameramanın olmadığı, ışık olmayan bir filmde, kahraman olabilir misiniz?
Sadece senaryosu ve yönetmeni olan bir film, ama ne senaryoyu görmüş olacaksınız,
Ne de rolünüze hazırlanmak için vaktiniz olacak;

 

 

Bir gece, kapkara bir gecede, film olduğunu bile bilmeden,
Evinizde, koltuğunuzda, sıcacık koltuğunuzda,
Elinizde bir fincan kahve, ayaklarınızın dibinde şiirden korkan bir kedi,
Karnınızda ters çevrilmiş bir kitap, hadi kitabın yazarı belli olsun; Soren Kierkegaard
Ölmeniz/öldürülmeniz/öldürmeniz için bir nedene ihtiyacınız olmalı,
Senaryo gerçekliği biriktirmiş olmalı sizin için.

 

 

Kalkacaksınız koltuğunuzdan, aslında kimse kalkmanızı istememiş olacak,
Kendi kararınızla, hiç bilmediğiniz bir filmin kahramanı olacaksınız,
Ayaklarınız gitmek istemeyecek belki ama, şehrin kokusu o kadar ağır gelecek ki size,
Pencereyi açık bırakmanızın nedenlerini düşüneceksiniz,
Şehir; size iyi gelmeyecek, kusacaksınız, zaten ne kadar dayanabilirdiniz ki!
Siz bir filmin, zavallı kahramanı mı olacaktınız?
Katil de olabilirsiniz isterseniz, karar sizin,
Ama kapkaraysa gece, katil de, kurban da, yabancıdır aslında kendine,
Kapkara geceler sadece şiirden hoşlanmayan kedilere iyi gelir,
Onlarda dayanamaz zaten kusmuğun kokusuna,
Gitmek için çok fazla sebebe ihtiyaçları yoktur,
Sadece sebep yerine geçebilecek bir olay yeterlidir gitmeleri için,
Ve giderler de, onlar gittikten sonra, ne filmi seyreden, ne filmi yöneten, ne senaryoyu
Yazan
Düşünmez sonrasını, katil kahraman oradadır, katil kurban da, başka kimse kalmadıysa
Orada,
Ölüm kapkara geceye yakışacaktır.

gün/düz/gün

Ali Elmacı İçin…

Bazan yazılmasa da olur, söz bir mermidir, ya seni öldürür ya geceni
deler geçer,
hep bir ölümdür söz konusu olan ama, yaşlı bir şair için ne demekse odur, geceye inlemişsen ve yanıyorsa eğer ellerin, külün bile kalmaz sabaha…

Duruyorum, durduğum yerde çoğalıyor sorular, yürümeye başladığımda bütün cevaplarım kayıp haneme birikiyor,
ne kadar yaşlansam o kadar genç bir ölüm tarihi birikiyor,
korkuyor muyum?

Bunu size soruyorum…

Gölgem gündüz uykusunu seviyor, oysa nasılda parlıyor güneş,
geceleri düşüm girdap, gölgem ve ben duruyoruz…

14 Ekim 2002
İzmir

yazarın henüz gerek duymadığı bir kahraman gibi hissediyorum kendimi, hikayesine yetişememiş bir kahraman, bellekte, düşüncede biriken, olgunlaşan, kavgacı bir kahraman, söylemesi gerekenleri henüz söylememiş, bulunması gereken yerlerde henüz bulunamamış, (tanışması gereken insanla tanışmış ama o da bir bellek ve düşünce kahramanı) susması gereken bir zamanda henüz yaşamamış olan,

Bekleniyor olmak ama nerede
Ve
Kim tarafından?

21 Ekim 2002
İzmir

Gecenin içinde salıncak zaman, dilim özlemiyor hiçbir kelimenin sesini, dönmüyor ve istemiyor dönmesini bir daha dümenin,

yön; bir tarif için yalanına soğuduğum yol,

ıslaksam, ıslanmıştır defterim, zaten okunmuyor olan artık hiç okunmaz, dinlenmeye lüzum yok,
dinleyen olmadığına inandığım zamanda bulmuştum o kapıyı,
bu yüzden o kadar uzun bekledim önünde
ahşaba dokunuşumun sertleşmesi için,
bir ben oldum içeri giren,
Nereden çıkmıştım? Bu belki bir kitaptı
belki de sadece sizin sesinizi duymaya buradayım…

Eksilen de birikiyordur bir yerlerde,

Bu gece bana görünmeden önce nerede dolmuştu bu kadar,
yağmur; bir imzadır belki son tablonuz için,

Yaş-gününüzse bugün eğer,
yağmayın, çağlayın…

22 Ekim 2002
İzmir

Yaşanmış zamanımız, bir dilimdi, eskidi, yenilendi,
Yıllardır bekleyen bir fiildi, kim çekti pimini de bana düş oldu?

Sokaklar numaralı evlerle donatılmamış olsaydı
tersini yaşamazdım adımlarımın, insanların ve şeylerin,
Hangi yönden başladığımda bilmiyorum kaybolan hangi efsane,
Çürüyen kimin kabusu…

Sen de üşümüştün orada, bilmiyorum sanma, bilmediğim ikimizi de terletenin aynı rüzgar olup olmadığı?
Benim suretimi yaratan bu rüzgar senin ellerinde mi üşümüştü önce?
Şimdi duyduğum bu çığlık ben duymadan önce mi ölmüştü aslında,
Hangi resminizde boyayacaksınız o beni?
Bekliyorum…

27 Ekim 2002
İzmir

Bugün uyumasaydım masalınızın kahramanını öldüreceklerdi…

Parmaklarımın arası iz, iki elimin arasında sıkışan hava, iki gözüm arasında bakan yaşam, bugün buradaysam tek suçlu…

E.B. söylemiş, sonra gene susmuş, kitapların uzak dili, yaklaşmaya çalış ki
zamanın çoğalsın,,,
“insan önce kendinden yola çıkmayı öğrenmişse,
dönüp gene kendine varır.”

Bu yüzden mi yaşarken sıcak,
Ölünce soğuktur toprak…?

29 Ekim 2002
İzmir

Uzanıyorum, masam çırılçıplak,
Ses gibi, işliyorum sayfaya, tadı damağımda,
Bir kapıdan giriyorsunuz yanıma, başka bir kapı
yok olmuşum, dişinizin rengi ne kadar da tuhaf,

kralların taç giyme töreni…
kral uyuyakalmış, rüyasında tacını çalıyorlar,
kral çırılçıplak…

size öyle geliyor,
kesinlikle saçmalamıyorum…

30 Ekim 2002
İzmir

Çoğalan ve azalan bir renk, kendine bir ortak buldukça,
sahipsiz kalan tabloyu kaybetmek için hazırlanan yolcunun gözünde,
bana yetişmeyen bir şeyler var biliyorum ve
yetişemediğim…

sanırım, burası, yani şu anda bulunduğumun varsayıldığı bu kara orman ve beni yakaladığından şüphe edilmeyen kapan, yapraksız kalıp açıldığında kilit, söz konusu bile edilmeyen bir şifre, dilim-de, dilim kilit,
bütün noktalarım çalınmış,
bitmemeliyim zaten,
oysa…

02 Kasım 2002
İzmir

Susan, sustukça yalan söyleyen,
Durmadan susan belki de sadece yalan söyleyen,
İçimde adım adım azalan bir hikaye…

Bütün doğrularında kendilerini yalanlayan insanlar, çok tanıdım onlardan,
Hiç birinin yüzünde gerçek değildim,
benim doğrum yoktu,
buna karşılık onların yalanı çok fazlaydı,
ben yalanlarımı sustum,
onlarsa doğrularını anlatmadılar hiç.

04 Kasım 2002
İzmir

İki şey var burada durmadan direndiğim,
Durmadan durdurmadan içimdeki nefesi,
Biri duyamadığım sesinizin içinde kendini soyan ben,
kulaklarım sağır değil oysa,
Duyduğum nedir, duymadan önce duymak istediğim ne?
Direnmenin bir de öteki yüzünde ağır adımlarıyla çoğalan işaretler,
Kim için?
Ne için?
Yazılır…
Olur tartışalım ama ne için okunur için için,
Kafka’dan bir ses çalsak içinde biriken nedir, peki ya susturulan,
Düşlerinizden ve azaltmak(sağaltmak) istediğinizden bahsetmiştiniz
Kulak tanışıklığımı yaşadığımız bir gece,
Çoğalan varlığınız başkasına düş izni vermesin diye mi
Bu çaba?…

Kimseye söylememeliyim belki ama size susamam,
Düşe kalkan yaşıyorum burada,

Kaybolursam eğer bir nokta bulmayın bana,,,

06 Kasım 2002
İzmir

Sadece siz, başka yok, istemiyorum, sizin kadar inemem içine belki ama
Bir gün sizin kadar durabilirim,
O gün…

O’nu o kadar küçülttüm, o kadar küçülttüm ki, kimse bilemez ne olduğunu,
Bir sesi yok bende duyulan,
Bir gözü bende bakan,
Bir ayağı beni yürüyen,
Bir eli bende tut(un)an,
Sıkıştı kaldı kendi içinde bir zamanda,
Belki sis içimde bu kadar biriken, bana bana ait olanı göstermeyen,
Kaybolduğum bu yol belki benim sisimle örtülü…

Yalnız yürümeyi çok seven bir adam varmış evvel zaman içinde
ama masal değil,
tutmuş kendine bir arazi satın almış,
bir ucundan diğerine bir yol yaptırmış,
yolun kenarında kocaman ağaçlar biriktirmiş,
durmadan bir uçtan öbür uca yürümüş,
durdurmamış ama zamanı,
o adamında sisi çoğalmış bir gün,
yolda biriken kendi yalnızlıklarının çokluğundan
kendini göremez olmuş,
tutmuş,
kendi kendine bir kalabalığın içine çöl olmuş.

Kaç-(ma)-ma-lı-mıydım?

07 Kasım 2002
İzmir

Sıkı tutmazsan, iyice sıkıştırmazsan, çabuk patlar karanlık,
Darmadağın olur siyah ve içinde biriken biz bütün bütün çözülürüz,
sonra…

Şimdi duvardan kan sızıyor, kimsenin kırmaya cesareti kalmamış,
Ruhumuz asılı kalmış sokak lambalarında, onların aydınlığında aç giriyoruz zamana, kaç milyar ceset var şimdi hikayelerinde sayabiliyor musun,
sen birini seçtikçe diriliyor diğerleri.

Şimdi ışık sızıyorum, ne kadar sıksamda gözlerimi…

11 Kasım 2002
İzmir

Susacaksam, susabilirim…

16 Kasım 2002
İzmir

Gündüz okumalarımdan artan sayfalar için bu geceye bir harf seçilsin istedim,
istedim ki bu harfin boşluğunda dinleneyim,
düş olsam kimse göremesin beni…

arka arkaya sayfalarda biriken tarihlerden birinde mi öleceğim,
son sayfa okunmasın isterim ama bilinsin düşlere inanan biri tarafından,
bir gün öleceğim!
Bir gece ölürsem bilinsin bir güne direndiğim.
İnat; iki kelime arasında sustuğum yalan, aldığım nefes, sormadığım sorudur.

Kendi mezarımı şimdiden yüzüme kazdım ben…

18 Kasım 2002
İzmir